28 Temmuz 2009

Pathology (2008) - Anlık film yorumu


An be an film yorumu :

- Çılgın Amerikan gençleri bu sefer de adli tıptalar. Ölümle, cesetlerle kafayı bozmuşlar sanırım. 


- Bir kız var. Esas oğlana ayar veriyor. Bana hiç çekici gelmeyen, "`süper gizemli slut" tavırlar işte.

- Dakika 18-19, saçma bir ortama giriyorlar,esas oğlanın kafasını iyi ediyor kötü oğlan. Çok boktan ortamlara sokuyor onu.

- Veeee işte filmin ilk süprizi. Bu mavi gözlü adam gerçekten kötü galiba. Kötü değil de sinir bozucu.

- Allahım şu ana kadar herşey "bullshit".Anladık işte  bu kaçık- patologlar kafayı gerçekten yemişler. Şiddetten fena bir zevk alıyorlar.

- Acaba şu esas oğlanın bar masasında (dakika 14-15) yaptığı ve iyi konuşuyorum sandığı konuşması filmin sonunda kötü adamın ağzından duyulacak mı?

Hani "...bizler sonuçta hayvanız ve öldürmek en temel güdülerimizden biri..."

Bir de Amerikan filmlerinde en "wise guy"lar da böyle denyoca konuşur ya. Deliriyorum. En temel güdülerimizden biriymiş.

Allahım ne cehalet. Git biraz Darwin, Lorenz falan oku, "doktor grey". Al işte ben de laf sokmaya başladım  aynen filmdeki mavi gözlü kötü doktor gibi.

Hakediyor bunları bu Dr. Grey. Tam bir kıl, tam bir mal. "Heroes" dizisindeki bir karaktermiş.Zaten "Heroes" dizisini seyredenleri de anlayamamıştım ya.

Bu tarz baştan heyecan ve gizem vermeli diziler (Heroes,Lost vs) bence "s*k*m hıyardır" diyen
insanlara benziyorlar. Bu dizileri izleyenler de bir avuç tuzla o s*ke koşanlara.

Şaka şaka. 62ytl.com okudum da bugün. Biraz tersimdenim. (Anamız bacımız da seyrediyor lan!) 

Ama tam bu kafalar işte ya. Hollywood kafaları. Bilinse ki Hollywood büyük bir sansür merkezidir ve birçok şey mainstream içinde filme konu edilemez bile. Anca buralarda, işte tam da buralardan dışarı çıkamıyor Hollywood. Saplantılarımız, karanlıklarımız, öfkelerimiz, takıntılarımız, yabancılaşmalarımız. 

Buralardan çıksa dünyanın boktan olduğunu görecek. Ama hep bunu diyor işte. Bu boktan dünyanın sebebi bizleriz. Çünkü biz insanlar ilkel pislikleriz. Bir gün bizi gelir bir Neo, bir Luke Skywalker falan kurtarır. Hollywood işte yıllardır bundan öteye gidemedi.Biraz daha entellektüelleri de (Bkz. 2001 uzay Macerası) anamızın rahmine dönelim dediler (62Ytl gel sen yap bu yorumları  ben de fena bir otosansür var), en ilkel huzur durumumuza dönelim dediler, Adem ile Havva'ya dönsek dediler. Diye diye bu boşluğu büyütüp ayvayı yediler.

"Pathology" gibi filmler de bir cenazenin, okunan "merhumu nasıl bilirdiniz", kısımları işte. Elbet Amerika gibi bir ülkenin, bir halkın, bir endüstrinin üretimi, bitmez, bitemez. Ancak değişir, gelişir.

Çünkü etkilenir. Böyle de olmak durumunda çünkü biz bu sinemayı aştık seyirciler olarak. Hollywood'da dünyayı anlamak zorunda. Anla artık şu "Seven Samurai" yi Quentin.


İyisimi burada böbürlenmeyi bırakayım da filmi izleyeyim.


/* SPOILER  Evet yukarıdaki tahminim doğruymuş. SPOILER */

21 Temmuz 2009

Harry Potter ve Melez Prens



Düne akşama kadar hiçbir Harry Potter filmini izlememiştim. Hiçbir kitabını da okumamıştım. Dün akşam ilk kez bir Harry Potter filmine gittim. Neler anladım ? Hayranlarının niye sevdiğini anladım. Çünkü biz insanlar masalları severiz. Bu türden masalları ise daha çok severiz. İşte öksüz yetim ama özel yetenekleri olan sıradan bir çocuk, onu keşfeden bir takım "master"lar, "Seçilmiş olan"-"Chosen One" konusunun ortaya çıkması ve tabi ki bir Karanlıklar Lordu. Sonunda kahramanımızın sürüklediği iyi ve kötü arasındaki bitmek bilmez mücadele. 

Harry Potter'in , temel öykü izleği olarak Star Wars'tan ya da Matrix'ten çok bir farkı yokmuş. Hikaye aynı hikaye, ama büyücülüsü. 

Bütün bunlar bu filmden keyif almamı engellemezdi aslında, ama bütün hayranlarının çok sevmesine bayılmasına, hatta koca koca film eleştirmenlerinin övgüler yağdırmasına neden olan o "aura"dan, o trendden uzak kalabildiğim için film baştan sonra başarısız gözüktü gözüme. 

Tabi, mükemmel bir yapım tasarımı, iyi bir casting, ince işçilik, ciddi bir emek var bu filmde. Ama bir sinema filminden çok bir kitap uyarlaması, konuların işlenişi dağınık, aynen bir kitap gibi bölüm bölüm. Filmin nereye gittiği belli değil ve hiçbir yere gitmiyor. 

Bu film eğer sıkı bir Harry Potter hayranıysanız size göre olabilir, ama bu tarz şeyleri uzaktan seyredip arada bir göz atmayı tercih eden benim gibi biriyseniz filmden sıkılacağınıza da eminim.

Bir de bir Amerikan gençlik filmi tadı var ki filmde uykuya daldığım anlar oldu. Örneğin uçan süpürgeler üzerinde oynanan bir tür Amerikan futbolu türevi var. Sanırım diğer Harry Potter filmlerinde de buna benzer sahneler vardı, bu bir tür gelenek. Bir takım büyücü ergenlerin uçan süpürgeler üzerinde Amerikan futbolu oynaması ve kızların alkışlaması diyeyim siz anlayın.


13 Temmuz 2009

Transformers : Yenilenlerin İntikamı



Arkadaşım anlatmıştı; serinin ilk filminde Optimus Prime'ın "I am Optimus Prime" diye kendini tanıttığı noktada salondakilerden biri -kıllı mıllı koca bir adam- gaza gelip "oleeey" diye bağırmış. Çocukluğunda Transformers çizgi filmini izlerken nasıl bir duygulanım sergiliyorsa aynısı sanırım. Biz erkeklerde çokça görülen, çocukluğa bir öykünme, oyuncaklarımızı, robotlarımızı çokça sevme, o ruh halini, oyuncak robotuyla, commodore 64'üyle trans halinde oynayan o çocuğun heyecanını aynen yaşama kafası.

Bu filmde bu damarın üzerine gidilmek istenmiş fena halde. Optimus Prime ve diğer AutoBot'lar ve tabi ki Decepticon'lar bir kült haline getirilmeye çalışılmış ta çalışılmış. Senaryoya AutoBot'lara sempati duyabilmemiz için epey sahne eklenmiş. AutoBot'lar , o maviş çipil gözlü BumbleBee başta olmak üzere çok ama çok iyiler. Fedakarlar, cefakarlar, canımızdan bir canlar. Üstelik bu film teknolojik olarak, görsel ve işitsel efektler olarak serinin ilk filminden de iyi.



Ama senaryo ve konu için aynı şeyi söylemek zor. Uzun uzun yazmaya da gerek yok; film teenager-ergenlere hitap eden bir oyuncak filminden öteye gidemiyor, gidemez de. Transformers'ların tarihi anlatılmaya, derinlik katılmaya çalışılmış fakat yan tarafta yürüyen o aşk hikayesi, diğer karakterler, senaryoda gelişen diğer olaylar o kadar başarısız ki, eyvahlar olsun demek istiyorum. Belki ergenler dahi bu filmi çocukça bulacaklardır, çünkü ancak çocuklar bu filmdeki heyecansızlığa bile kendi ceplerinden hayalgücü koyarak katlanabilirler. 

Amerikan ordusunun kahramanlık hikayesi şeklinde robotlara kurşun sıktığı militarist sahneleri düşünmek bile sinirimi bozuyor. 

Konu kısaca şöyle : Kötü transformers'lar olan Decepticon'lar intikam almak için Dünya'ya tekrar gelir  (önceki filmin intikamı) ve Megatron'u diriltmeyi başarırlar. Sonrasında da macera başlar. Megan Fox'un oynadığı karakter de arada vücudunu sergileyerek arabaların dövüşünden sıkılan seyirciye biraz et sunar.









30 Haziran 2009

Nord - North - Kuzey



Soğuk bir iklime sahip Norveç. Bu kadar soğuk bir coğrafyada bu kadar sıcak bir filmin yapılmasına şaşırdım aslında.

Ataköy Galleria Prestige sinemalarında izledim ve bu sinemada her zaman olduğu gibi yine bir aşırı soğutma problemi vardı. Filmde de her taraf kar. Daha çok üşüyeceğiz diye düşündüm. 

Film bazen sürat problemi yaşasa da izlemenizi tavsiye ederim. Küçük ve insani bir film bu. Gerçekten en son evvelsi gece American Beauty 'i yeniden izlediğimi düşünürsek, işte o American Beauty'nin panzehiri bu film. 

Modern hayatın mide bulandırıcı eleştirilerini bırakın, bir de insana buradan bakalım.

Film kısaca Jomar Henrikssen diye psikolojik sorunları olan, alkol bağımlısı bir genç adamın ayrı olduğu eşi ve küçük kızını görmek amacıyla kar motoruyla çıktığı yolculuğu anlatıyor. En azından böyle özetleyebiliriz.

Bu filmi ve hollywood dışı bir bakışı tavsiye ediyorum. 


11 Haziran 2009

Film seyretme fabrikası

SEYRETMEK İSTEMEDİĞİNİZ FİLMLERİNİZİ SİZİN YERİNİZE İZLİYOR, HAVA ATMAK, AHKAM KESMEK İSTEDİĞİNİZ ORTAMLAR İÇİN SİZİN YERİNİZE MUHASEBELEŞTİRİYORUZ. TEK YAPMANIZ GEREKEN,SEYRETMEK İSTEMEDİĞİNİZ FİLMLERİNİZİ BİZE BİLDİRMEK:

filmseyretmefabrikasi[]gmail.com. ASGARİ ÜCRETLİ UZMAN KADROMUZ EMRİNİZE AMADE!



Şeklinde kendini tanıtan bir site  http://filmseyretmefabrikasi.blogspot.com

Filmler hakkında yazdıkları ve üslubu çok hoşuma gittiği için paylaşmak istedim. Hatta Takashi Miike - Visitor Q yorumunu okuyup gaza gelip, ne zamandır izlemek istediğim ama hep ertelediğim bu filmi izledim. 

Birkaç aydır yeni film yazısı olmasa da öncekileri okumanızı tavsiye ederim. Bu arada nerde yeni filmler?

02 Haziran 2009

Slumdog Millionaire - Milyoner


 Film gösterime gireli aylar oldu, 8 oscar dahil 87 ödül kazandı ben daha yeni izledim. Bir an için bir sinemasever olarak kendimi suçlu hissettim. Bu kadar iyi bir filmi, neden zamanında izlemedim?   Sonra düşündüm, iyi filmler her zaman izlenebilir. (Issız Adam'ı düşünelim mesela, şimdi izleseniz ne olur?Filmin üzerindeki o heyheylenmeler bittikten sonra? Sakin kafayla?) 

Bu film hakkında söylenecek çok şey var. Ama bir filmi eleştirirken senaryosu kötüyse (Bkz. Star Trek eleştirisi) nasıl iflah olamaz gözüyle bakıyorsak, işte bu filmin de Vikas Swarup'un romanından uyarlanan senaryosu çok iyi. 

 Senaryonun iyi olması ne demek?  Her film bir gerçekliği (alternatif te olsa) ifade etme çabasındadır , deneysel filmler de dahil. Bu gerçeklik zamana göre değişen bir izlek sunar ve bu izlek seyirci tarafından kavranıp kabul edilir. Bu kabullenme dolaysız şekilde olmaz elbette, sorgular ve doğrularız. Bu sorgulama ve doğrulamaları da, kendi sosyal ve bireysel varlığımızın oluşturduğu algılamalar yönünde yaparız.  

Slumdog Millonaire'nin senaryosu, anlattığı hikayenin bütünlüğü, devamlılığı, ayrıntıları, kolay kavranabilir gerçekliği açısından bu sorgulamalardan geçiyor. En sonunda tamam işte bir hikaye izledim diyebilirsiniz. (Aksi bir örnek için bkz Darren Aronofsky's The Fountain)

Bir de senaryonun parlak bir fikri var ki (Kim Milyoner Olmak İster yarışması üzerinden) öyküyü anlatma biçimini mükemmelleştiriyor.

Aynı zamanda senaryo, bir masala dönüşebilecekken sosyal gerçeklikle bağını film boyunca tutmaya çalışıyor. Buradaki eleştirim filmi bir aşk filmi de yapmak için Latika bağlantısının da dayatılması. Yani çocukların anneleri ölüyor, öksüz ve yetim, Hindistan'da bir oraya bir buraya savruluyorlar, diğer bir çok çocuk gibi ama annelerini film boyunca pek anımsamıyorlar. Jamal'ın aklı fikri Latika'da. Belki sembolik anlamlar yüklüyor ama, yine de senaryonun zayıf noktası bu gibi geldi bana.


 Gelelim, yönetmenin filmi ele alışına :

1. Egzotizmden kaçınılmış. Aslında bu senaryonun bir artısı. O yıllarda (ve halen) Hindistan'a arınmak için oryantalist hislerle giden hippileri düşündüm. 70'li yılların başında aynı akım Türkiye için de varmış. (Gökhan Akçura bir yazı dizisinde yazmıştı sanırım) Düşünsenize biz tüp kuyruğundayız, 12 Mart'ı yaşıyoruz adamlar arınmaya geliyorlar.

2. Stilize Bolly-Hollywood filmi izleyeceğim yönünde bir korkum vardı (Bkz. Quentin Tarantino) , korkularım boşa çıktı allahtan. Evet toplamda , bir bollywood melodramı şablonun üzerine oturtulmuş gibi : seven ama kavuşamayan bir çift, kadını ele geçirmiş kötü adam, kader, kısmet, dirayet, sonunda mutlu son, aşk kazandı. Ama düşünelim, bollywood melodramları da, uzaydan inmedi değil mi? O melodramları yaratan bir toplumsal altyapı var değil mi? İşte Danny Boyle ve senaryosu sanki bu gerçeklikten kopuk müzikal-melodramların başka bir gözle gerçeklikle bağını kuruyorlar.

3. Zaman zaman Danny Boyle'dan alıştığımız bazı çizgi-romanımsı stilize sahneler var. (Mamman'ın öldürülme sahnesi gibi) Bunları bütünün içinde kabullenebiliyorum.

4. Hindistan film çekmek için kolay bir yer olmasa gerek. Hintli yönetmen Loveleen Tardan filmin yardımcı yönetmenliğini yapmış. Özellikle castingle ilgili olarak. 

Oscar ödülleri konusunda ise,aldığı 8 ödülü hakediyor diyebilirim. Zaten bu bir başarı hikayesi, başarı hikayeleri hep çok sevilir. Başarı ama acılar ve ölümler üzerine kurulu bir başarı. Bu başarıyı sempatik gösteren tek şey filmin odağındaki Jamal'ı sevmemiz aslında. Herşeye rağmen ayakta kalabiliriz filmi bu.

 Oyunculuklar hakkında ise birşey söylemeye pek gerek yok aslında. Çünkü oldukça tatmin edici buldum. Herşey çok yolundaydı. Çocuk oyuncular da dahil.  Film açılış sahnesinden final sahnesine kadar aynı heyecanla, aynı şevkle aksamadan devam etti. Bu da kurgu dalındaki ödüllerini açıklıyor. İzleyin , siz de seversiniz sanırım. En samimi şekilde böyle biter bu yazı.

IMDB : http://www.imdb.com/title/tt1010048/

Orijinal İsmi : Slumdog Millonaire

IMDB Rating : 8.5

28 Mayıs 2009

Schweppes Kısa Filmler - Senin hikayen ne ?

Schweppes (hani şu nefis mandalinli gazoz markası) güzel bir web sitesi yaratmış. Aslında uluslararası bir kampanyanın ülkemize uyarlanması belki, ama yine de fikir biz SinemaHesabı ekibinin seveceği türden. Sonuçta kısa filmlerden bahsediyoruz.

Başkalarının kısa filmlerini izleyip, kendiniz de kısa filminizi gönderebilirsiniz. Sitede yayınlanabilir. İzlediğiniz filmler hakkında yorumda da bulunabilirsiniz.

Şimdi belki çok yaratıcı bir reklam kampanyası da değil, ama dediğim gibi biz severiz. Bir bakmanızı tavsiye ederim.

http://www.schhh.com.tr/

10 Mayıs 2009

Star Trek - Uzay Yolu


!!!/************* SPOILER ************* /!!!

Evet eski ve sevilen bir dizi / filmin yeniden çevrimiyle karşı karşıyayız. Çocukken dizisini severek izlediğim, filmleri yayınlandığında sevindiğim bu serinin yeniden çevrimine gitmek için sabırsızlanıyordum. Gösterime girer girmez de gittim.

Bu Star Trek filmi U.S.S Enterprise - (Atılgan) gemisinin mürettabatının nasıl oluştuğunu Kaptan James Kirk ve Spock'un nasıl tanıştıklarını, diğer personelin (Scotty, Zulu, Uhura vs) nasıl dahil yıllar sürecek maceraya nasıl dahil olduğunu anlatıyor. Tabi bütün mürettebat çok çok genç henüz.

Fakat filmin senaryosu ve bazı karakterleri tam anlamıyla hayal kırıklığı ve fiyasko. Film tamamen klişeler üzerinden ilerliyor ve klişelere sığınamadığı anda da bocalıyor.

James Kirk'in gençliği , babasının bir kaptan olması ancak gelecekten gelen bir takım düşmanlarca öldürülmesi vs gibi öğeler o kadar klişe ve James Kirk'in gençliğine yazılan senaryo o kadar kötü ki hiç bir şekilde insan kaptan James Kirk'i sevemiyor. James Kirk'e biraz James Dean tadı vermek istemiş senaristler ancak ortaya çok sevimsiz, tipsiz , gıcık bir karakter çıkmış. Halbuki Kaptan Kirk çok daha insani, çok sevilen bir karakterdi orjinal seride.

Mantığıyla ünlü, yarı insan- yarı Vulkan'lı Spock'a gelince. Çocukluğuna ve gençliğine yaptığımız dönüşte, insan annesiyle ilgili diğer çocuklar tarafından sürekli alay edildiğini , bunun onun tek duygusal zaafı olduğunu öğreniyoruz. Herşey iyi güzel gidiyor, genç Spock'u oynayan  Zachary Quinto'nun oyuncluğu çok iyi , fakat Vulkan gezegeninin yok edildiği sahne de neydi öyle? Milyarlarca Vulkan'lı yok edildi fakat tek gördüğümüz biraz efekt oldu. Senaristlere birilerinin kahve falan gibi zihin açıcı birşey ikram etmeleri lazım sanırım. Bu kadar önemli bir sahneyi efekt bilgisayarlarına bıraktıkları için.

Filmin ana izleğini oluşturan Atılgan mürettabatının oluşması ve sonra kötü düşmanı yok etmesi kısmı da oldukça tekdüze ve tahmin edilebilirdi. Herşey tahminlere uygun yürüdü, klişelerden bol bol faydalandı. Filmdeki tek tuhaf şey de, genç Kirk'in yaşlı eski Spock'la buluştuğu sahneydi. Fakat bu da hiçbir biçimde anlaşılır değildi. Saçma sapan birşeyler oluyor ve izliyorsunuz. Heyecanlandığımı hatırlamıyorum film boyunca. Oyuncular da kötü yazılmış bir senaryonun esiri olmuşlar bu çok net hissediliyor. Çünkü bütün oyuncularda bir heyecan ve gayret var, kendilerini Star Trek'in yeniden çevriminde oynadıkları için şanslı hissettikleri, ellerinden geleni yapmak istedikleri çok belli, ama işte olmuyor.

Aslında Star Trek macerasının başlangıcını, Atılgan gemisinin o ayrılmaz mürettebatının maceraya başladığı yıldız zamanını filmetmek bir yönetmene , bir senariste müthiş olanaklar veriyor. Karakterlerin geçmişlerini göstermek, derinlerine inmek şansımız var. Fakat herşey hızlıca sıkıştırılmış, bazı yerlerde Star Wars gibi olmaya çalışılmış. Tekrar başladığım yere dönüyorum, tam bir hayalkırıklığı. Oyuncular, başta Eric Bana, Zachary Quinto olmak üzere iyi performanslar sergiliyorlar.

Orijinal Adı : Star Trek

IMDB : http://www.imdb.com/title/tt0796366/

27 Nisan 2009

Erkekler Ne Söyler Kadınlar Ne Anlar


İşte erkekler kadınlar, evlilik, aşk ve flört hakkında bir film.


Pek yapmadığım birşeyi yapacağım bir örnek vereceğim :

Bir gün kız arkadaşımla bir arkadaşımızın nikahına gitmiştik. 13-14 yaşlarında ve başka bir arkadaşımızın kızı olan bir genç kız vardı. Ergenliğin verdiği asilikle nikahtan sıkıldığını söylüyordu. İlk başlarda bana da sıkılıyor gibi gelmişti ama, sonra dikkat ettim ki 13 yaşındaki o kız, annesi ve etraftaki diğer kadınlar sürekli birşeyler hakkında belli bir standartta konuşuyorlardı. Başka bir kadının cüretkar kıyafeti, beyaz rengin çabuk kirleneceği vs vs.

Bu film de öyle işte; belki erkekler için hedef kitlesi 25 yaş ve üzeridir, ama kadınlar için 13-70 diyebilirim.

Flört, evlilik, sadakat, birlikte yaşamak, gönül eğlendirmek, bir insanın duygusal anlamda içinde bulunabileceği her türlü durum yaşanıyor bu filmde. 

Evliliğinden emin olamamak, hazır olmadan evlenmek, hazır olduğu halde evlenmemek, flört edip birisini bulmak istemesine rağmen romantik hayallere kapılıp sürekli yanılmak, gönlünü kolaya vermek istemek, gönlünü zora vermek istemek, hayallerin gerçek olabileceği ama bazen de olmayabileceği vesaire.

O kadar çok şey söylüyor ki, gerçekten çok geveze ilişkiler hakkında çok konuşan ama kafası karışık bir kadın gibi.  Aslında erkeklerin kafası da karışık bir çok durumda. O da var. 

Herkes sevgiyi aramıyor, bazıları heyecanı arıyor, bazıları sevgiyi bulduğunu zannediyor ama kaybediyor, gerçekten sevenler hep mutlu oluyor.

Kurgudaki sorunlara, arada giren ropörtajımsı bölümlere hiç bulaşmak istemiyorum, sonuçta bunlar çok önemli değil benim bakış açıma göre. 

Bir tür magazin dergisinde, dedikodu bölümündeki hikayelerin filme alınmış hali gibi.

Kız arkadaşınızla aranız kötüyse gitmeyin.

Onun yerine bakınız : 50 ilk öpücük

IMDB : http://www.imdb.com/title/tt1001508/

IMDB Puanı : 6.5

Orijinal Adı : He's Just Not That Into You 

13 Nisan 2009

Okuyucu - The Reader

İkinci dünya savaşının sonrasında Batı Almanya'da genç bir çocuk, kendisinden yaşlı bir kadınla aşk yaşamaya başlar. Kadının tavırları oldukça sert ve anlaşılmazdır. Ve olaylar gelişir.

Aslında hikayeyi böyle özetleyebiliriz, ancak bu nerdeyse 40 yıla yayılan hikayeyi biçmek olur. En iyisi filmi izlemek.





Belki Almanların Nazilerle hesaplaşmasını bir genç adam ve bir SS gardiyanının aşkı üzerinden 40 yıllık bir zaman diliminde anlatan bu hikaye size fazla dramatik ve kurgusal gelecektir. 

Hem de bir roman uyarlaması. Uzun uzadıya, iç şişiren sahneler, tamam anladık yeter diyorsunuz bazen. Hem de 5 dalda oskar adayı. Filmin ne kaygılarla çekildiğini anlamak zor değil. Eyvah ki eyvah. 

Ancak hem Kate Winslet'in oyunculuğu ( Hep bu tür zorlu kadın rollerini iyi oynamıyor mu zaten , bakınız : Revolutionary Road) , hem de güçlü bir drama izlemek için gidilir bu filme. Hele ki 2.yarısı, Michael'in o Almanlık timsali Hana Schmitz'le ilişkisi ve uzun yıllar alan muhasebesini bir romanın yoğunluğuyla vermiyor mu? İşte filmin 2. yarısında ben de kendime geldim.

IMDB : http://www.imdb.com/title/tt0976051/

IMDB Rating : 7.8 / 10

08 Nisan 2009

Dead Snow


Norveç yapımı bir zombi filmiyle karşı karşıyayız. Üstelik bu filmdeki zombiler aynı zamanda Nazi! 

Zombi filmlerini bir tür olarak icat eden George A. Romero'nun filmlerde bence bir derinlik, felsefi yön vardır; diğer unsurlar olan kan, komedi ve şiddet dışında. Elbette zaman içinde son derece kuvvetsiz olan ve cuma akşamı köprü trafiği hızında ilerleyen zombiler, artık koşup boksör yumrukları savurabiliyorlar ama olsun, Romero'nun filmlerinde alt-metinleri okuyabilirsiniz isterseniz (Hazır parantez açmışken örnek : Land of the Dead )

Bu filmin ise hiç böyle dertleri yok. Romero'nun tarzına nazaran çok hafif bir film.  Konusu ise şöyle : 

Norveç'in dağlık ve karlık bir bölgesinde paskalya tatiline çıkan bir grup gence Nazi Zombiler dadanır. Oldukça kısa değil mi ? Ama herşeyi açıklıyor :)

Sundance 2009 festivalinde gösterilen film zombie türünün klişelerini devam ettirip, aynı zamanda gençlik filmi tadında da ilerliyor. Filmdeki gerilim dozunu çok yeterli ve tatmin edici buldum. Komedi unsuru ise en kanlı sahnelede absurdlük sınırına dayanıyor artık,  ama bu durum beni hiç rahatsız etmedi. Film herşeye rağmen çok eğlenceli.  Hele ki final bölümü eğlencenin doruk noktası. Bir zombi filminde  bu kadar eğlendiğimi hatırlamıyorum.

Amerikanvari bir yorumla bitirmek gerekirse, biranızı ve bol yağlı patlamış mısırınızı alın ve keyifli bir akşam geçirin. İşte hepsi bu.

Orjinal adı : Dod Sno
IMDB Rating : 7.1 / 10
IMDB Link: http://www.imdb.com/title/tt1278340/

Resmi Trailer :


02 Mart 2009

elli insan bir soru



Benjamin Reece sokağa çıkıp insanlara: "Yarın sabah nerede uyanmak isterdiniz?", "Bu günün sonunda neyin gerçekleşmesini isterdin?" gibi sorular soruyor.

Yukarıdaki videoda serinin New Orleans ayağını izleyebilirsiniz. Devamı burada:

Projenin internet sayfası: http://fiftypeopleonequestion.com/

Art By Chance


"2009 Mayıs'ında dünyanın en önemli metropolleri ART BY CHANCE Ultra Short Film Festival'e 2 hafta boyunca ev sahipliği yapıyor. Filmler Amerika, Kanada, Hollanda, Türkiye ve Almanya gibi ülkelerin 15 şehirinde en beklenmedik noktalarda karşımıza çıkıyor. Bu şehirlere gün geçtikçe yenileri ekleniyor.

Bu global festivalin en can alıcı noktası ise filmlerin film salonları yerine şehrin dört bir yanına yayılan dijital ekranlarda gösteriliyor olması. ART BY CHANCE sıra dışı bir içerikle şehir sakinlerini günlük yolculuklarında yakalıyor!"


Filmlerin 30 saniye uzunluğunu geçmemesi gerekiyor. Daha Fazla bilgi için www.artbychance.org

Son katılım tarihi 20 Mart 2009 unutmayın. Hadi kamera başına.

Sivas Katliamı Belgeseli



"2 Temmuz 1993 günü, 35 kişinin Sivas'taki Pir Sultan Şenliği'ne giden 35 şair-yazar-müzisyen, kaldıkları Madımak oteli önünde toplanan göstericiler tarafından tekbirler eşliğinde ateşe verilerek öldürüldü.

Daha sonra İstanbul Başsavcılığı'nda ifadesine başvurulan Aziz Nesin, şöyle demişti: "Başsavcı soruyor bana; kimden şikâyetçisin? Şöyle yanıt bekliyor benden: Efendim, itfaiye merdivenlerinden inerken beni döven itfaiye erinden şikâyetçiyim. Başka? Beni yere atıp sürükleyen, başımdan yaralayan ve bindirdikleri arabada döven polisten... Başka? Beni döven encümen üyesi o sakallı adamdan. Böylece figüranlık oyunu tamamlanmış, oynanan oyun bitmiş ve perde kapanmış olacak. Ama benim derdim, bu kanlı senaryoyu yazmış olanlarla. Bu senaryoyu kim yazdı?"

Ali Karababa'nın gazeteye verdiği bu ilanı çok küçük yaşlarda Cihan Oğuz'un Girdap ve Safir adlı şiir kitabında görmüştüm, ilk okuduğumda hissettiklerimi hala hissediyorum.


Bir Alevi şenliği için Sivas'ta toplanmış barışçı insanlardan 35'inin bir kitle tarafından katledilmiş olmasının artık unutulmasını isteyenleri iyi tanıyoruz. Onlar, örtbas edilmiş, unutturulmuş, hesabı sorulması imkânsız kılınmış katliamlar üstüne inşa etmeye çalışırlar toplumsal barış dediklerini. Linç tehdidiyle sürdürdükleri sıkıyönetimin adıdır, barış. Biz katliamcıyla, işkenceciyle, darbeciyle barışmak istemiyoruz."

Yukarıdaki metni Yıldırım Türker'in Madımak adlı köşe yazısından aldım.

Ayrıca Madımak otelinin altındaki kebapçı dükkanı, 14 yıl sonra bu yıl Alevi örgütlerinin çabasıyla taşındı taşındı.

Belgeseli izlediğimden beri kulaklarım uğulduyor.

28 Şubat 2009

Schwarzfahrer



Pepe Danquart tarafından yönetilen 1993 tarihli kısa film Schwarzfahrer aynı sene en iyi kısa film dalında oskar ödülünü kazanmıştı.

Belirtmek isterim toplu taşıma araçlarında biletsiz seyehat eden yolcular için kullanılan "schwarzfahrer" terimi, doğrudan tercüme edildiğinde "siyah sürücü" anlamına da geliyor. Film Berlin'de geçiyor.

Yeni Rüya Sineması

"2 Süper Film Birden": Yıllar evvel Almanya'dan ziyaretime gelen arkadaşım Robert, Türkçe bilmemesine rağmen bu meşhur tabelanın ne kastettiğini anlamıştı. Uzun yıllardan beri erotik filmler gösterilen Rüya Sineması bu politikasından vazgeçerek artık vizyon filmlerini gösterme kararı almış.

Radikal gazetesinden Nihan Bora sinemanın yenilenme sürecini haber yapmış. Buradan okuyabilirsiniz.

17 Şubat 2009

Piano Piano Bacaksız

Oyuncular: Rutkay Aziz, Emin Sivas
Yönetmen: Tunç Başaran
Yayın:
22 Şubat 2009 Pazar, 21:10 @ TRT 2

Wind Will Carry Us


Oyuncular: Behzad Daurani, Noghre Asadi 
Yönetmen: Abbas Kiarostami

İranlı usta yönetmen Abbas Kiarostami’nin filmi ‘Rüzgar Gibi Sürükleyecek’te Behzad Daurani ve Noghre Asadi rol alıyor. Yapım Venedik Film Festivali’nde ‘Jüri Özel Ödülü’ne layık görülmüştü.

Küçük bir dağ köyüne gelen şehirlilerin bu bölgeye geliş sebepleri merak konusu olur. Köyün sakinleri bu ziyaretin nedenini bilmedikleri için pek çok fikir öne sürmektedir. 

Yayın: 20 Şubat 2009 Cuma, 23:30 @ TRT 2 

doubt?


Philip Seymour HoffmanTodd Solondz filmleri ile tanıdım ve sevdim. Film afişlerindeki ismi bana filmin biletini almam için yeterli isteği sağlıyor (aynı Steve Buscemi gibi). 

Film, şüphe mevzuunun kafamdaki yerini bulup, şöyle civarının tozunu almama yardımcı oldu. Neydi emin olmak? Şüphe fakirliği mi? Hislerimin ve yargılarımın ılık kuytusu mu? Eğer bunlardan birisiyse, nasıl işliyorum ben bu süreci? Nasıl sürüklüyorum herhangi bir şeyi bu raddeye? Ne kadar etkinim, ne kadar etkinsiniz bu süreçte? Nelerden besleniyorum? Neyi önemsemiyor, neyi dert ediniyorum?

En çok kendimle sorularım arasından şık bir biçimde çekilebilen bir film olduğundan beğendim. Yönetmenin sık sık, açık bir biçimde "bakın şöyle sanın, ordan devam edeceğiz" deme dürüstlüğü, filmin samimiyetini arttırıyor. Dahası var, şu bilinemezcilik bugünlerde benim üzerimden her sabah kahvaltı yaparken, iyi geldi. Güzel film Doubt, tavsiye ediyorum. 

(Film bir tiyatro uyarlaması.)

Yeniden 'Yeni Sinema'

Ne güzel dergidir Yeni Sinema. Ocak 2007'de yayına verilen aradan sonra Yeni Sinema dergisi özgün ve güçlü içeriğiyle hayatına kaldığı yerden devam ediyor. 20-21. sayıları çoktandır satışta. Derginin son sayısına ilişkin ayrıntılara buradan ulaşabiliyoruz.

Ben izine Beyoğlu-Mephisto Kitapevinde rastladım, merdivenleri çıkar çıkmaz karşımdaydı.